Essalamü Aleyküm Barak Hüseyin Obama. Adı Burak! Adı Hüseyin. O Bir Müslüman. O bir Hristiyan. O bir Yahudi. Bazılarına göre kurtarıcı! Bazılarına göre bir Mesih gibi! Hem beyaz-hem siyah, hem zengin-hem ezilen, hem beyaz Amerika'dan-hem en alttakilerden. Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı, Endonezyalı, Kenyalı.. Savaş olmasın, işgal olmasın, nükleer silah olmasın, İsrail saldırmasın, Filistin ezilmesin, İslam dünyasında barış olsun, demokrasi olsun, özgürlük olsun, refah olsun. Yeryüzünde kavga olmasın, ölüm olmasın, acı çekilmesin, kimse kimseye tahakküm etmesin, bütün insanlık kardeş olsun. Ne çok güzel şey duyduk böyle…
|
Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talepHer hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ edepLaedrîaGelişen teknolojiyle birlikte değişen dünya ahvâli, gün geçtikçe kararıyor. Bunda teknolojinin suçu yok elbette... Suç onu yanlış kullananların. Tıpkı çağdaşlığı açılıp saçılmakla tanımlayan akla zarar zihniyetler gibi...Zaten ne geliyorsa başımıza, kavramların içi boşaltılıp, yerine samandan tanımlar koyulmasından değil mi ? İnternet artık ulaşılması zor bir yer değil. Okullarda bile internetten ödev verme dönemi başlamış. Çocukların zararsız bir teknolojiyle tanışmaları tabi ki kötü değil. Bilgiye ulaşıp , onu kullanmayı başarmaları tasvip edilir, desteklenebilir.Ama onlara temiz bir mekân sunmak lazım. Ve bu da maalesef şuan mevcut değil. Neden mi ? Aşağı yukarı girdiğimiz her sitede karşımıza çıkan ahlâksız reklamlar ...
Dostoyevski, iki bölümden oluşan bu kitabının birinci bölümünde, hayatını ”Yeraltı” diye isimlendirerek savunduğu fikirlere değiniyor. “Sulu Sepken Üzerine” adlı ikinci bölümde ise, 24 yaşındayken başından geçen ve yeraltına çok daha yakınlaşmasına sebep olan olayları anlatıyor. Bilinmez bir karanlık gibi insanı içine çeker yeraltı. Artık oraya düşmüş olanların kalplerindeki yaşam ışığı söner. Asabiyeti ve öfkeyi içinde barındıran yeraltının ürkütücü soğukluğundan kurtulmak hiç de kolay değildir. Yeraltının gerçek isimlerindendir; “ Her zaman bir böcek olmak istemişimdir.” Diyen karanlık faresi… İki kere ikinin dörde karşılık geldiğine bir türlü anlam veremeyecek kadar zorlar aklın sınırlarını. Ona göre acı çekmek büyük bir hazdır. Tokat yemekten, diş ağrısı çekmekten ve hatta acıyı inlemelere dökmekten büyük zevk alır.
Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır.(3.cilt,beyit:3418 vd.) “Peygamberin amcası Hamza, gençlik çağında savaşa daima zırh giyerek girerdi. Sonzamanlarındaysa savaş saflarına zırhsız olarak katılır, sarhoşça savaşa atılırdı. Göğsüaçık, vücudu çıplak olarak kendini kılıçlara atardı. Halk “ Ey peygamberin amcası, ey saflar yaran aslan, ey erlerin padişahı.Allah buyruğunda “ Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın “ emriniokumadın mı ki? Peki, neden kendini böyle bir savaş esnasında tehlikeye atıyorsun?Gençken iri yapılı ve kuvvetliyken saflara zırhsız katılmazdın.
İstanbul’un Fethi’nin yıldönümünü kutladığımız şu günlerde, fethin sembolü ve Faith’in vakfiyesi olan Ayasofya’yı konuşmamız ve yazmamız gerekmektedir. Ayasofya nasıl müze haline getirildi? Kısaca “Bir Bakanlar Kurulu kararıyla müze yapıldı” denilebilir. Ama olay bu kadar basit değil. Bakanlar Kurulu’nun Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasına ilişkin kararı incelendiğinde hayretten hayrete düşüyoruz. Sonunda allak bullak olan aklımızla şu soruları soruyoruz: 1-Böyle bir Bakanlar Kurulu kararı gerçekten var mıdır, yoksa birileri sahte evrak kullanarak uydurmuş mudur? 2-Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, böyle bir Bakanlar Kurulu kararına imza atmış mıdır, yoksa birileri O’nun imzasını taklit ederek sahtekarlık mı yapmıştır?
Ara sıra alevleniyor, zaman zaman ortaya çıkıyor, akla geldikçe; “Birleşiyoruz, merkezde en etkili parti biz olacağız, merkez sağa ihtiyaç var....” laflarıyla harekete geçiliyor. Geçiliyor da, sonuç alınamıyor. Ne merkez sağda, ne solda birleşmelerden netice alınmaz. Çünkü hep denendi, hep ortaya konulmaya çalışıldı... herkes, bu tür çabaların akametle sonuçlandığını gördü. Birleşme için kolları sıvayan; ANAP ve DP genel başkanları bir araya gelecek. Eğer mutabakat sağlarlarsa düğmeye basılacak ve DP çatısı altında- büyük bir ihtimalle- birleşme olacak. Bu, ANAP’ın, DP içinde erimesi demektir.
1970’de Devlet Plânlama Teşkilâtı ’nın kütüphanesinde bulduğum bir kitaptan çok etkilenmiştim.‘How to Lie with Statistics?’ (İstatistiklerle nasıl yalan söylenir? ) isimli bu kitapta, çeşitli kriterlere göre rakamların nasıl istismar edilebileceği, aynı rakamların nasıl birbirine zıt şekilde yorumlanabileceği anlatılıyordu. Bu kitabı okuduktan, hele istatistiklerin demagoglar tarafından arzuları istikametinde nasıl eğilip büküldüğünü gördükten sonra, doğrusu rakamlara güvenim kalmadı...Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Yılmaz Esmer ’in yaptığı ‘Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması’ da, basın-yayın organları tarafından rakamlara istenildiği gibi takla attırılarak yorumlandı. Bundan kısa bir müddet önce 2008 Aralığı ’nda Prof. Dr. Binnaz Toprak tarafından yapılan ‘Türkiye’de Farklı Olmak’ isimli araştırma ile 2007 ’de Tarhan Erdem tarafından yapılan ‘Gündelik Yaşamda, Din, Lâiklik ve Türban’ isimli araştırmada da benzeri konular hakkında sorular sorulmuştu. Bu araştırmalar da basın-yayın organlarınca birbirinden farklı, hattâ birbirine zıt şekilde yorumlanmıştı.
Ülkemizin, Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi konusu günlerdir konuşuluyor. Zaten hükümetin amacı da buydu. Herkes konuşsun, işin ehli insanlar, uzmanlar konuyu masaya yatırsın... dolayısıyla bir konsensüs oluşsun. Yani iş, olgunlaşsın. Öyle çala kalem satış gerçekleşmesin. Milletimiz zarar etmesin. Bu konular arasında mayınlı arazilerin İsrail’e verileceği lafları da dolaşıyor. Gerçi Başbakan bunu inkar etti; “Kanunda böyle bir şey yok” dedi. Ama insanların ağzı kese değil ki büzüveresin. Ağzı olan konuşuyor. Önüne gelen, aklına gelen istediği sözü bol keseden atıyor. Bu hususta basına çok büyük görevler düşüyor. Halkı galeyana getirmeden, zihinleri bulandırmadan, halkın kafasını karıştırmadan...Mayınların temizlenmesi meselesi, çok önemli ve çok hassas bir mesele. Elbette öncelikle ve her zaman Türk milletinin zarar etmeyeceği bir yöntemin bulunması lazım.
Osmanlı Devleti'nin son elli yılı kuşkusuz sıkıntılarla geçti. Gerek milliyetçilik hareketleri nedeniyle Balkanlar'da iyice alevlenen isyanlar gerekse Avrupalı devletlerin Osmanlı'dan pay kapma yarışı, İstanbul'daki padişahı büyük sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Osmanlı tebaası da tüm bu karışıklardan bir şekilde etkileniyordu. Savaşlar, isyanlar ve kıtlıkla karşılaşan halk, ister istemez imparatorluk yapısına olan bağlılığını her geçen gün kaybediyordu. Tabii bu bağlılığın azalmasını isteyen misyoner grupların etkisi de söz konusuydu. Osmanlı topraklarında yüzlerce misyoner ya da ajan Osmanlı Devleti'ni zayıf düşürmek, küçültmek veya halkın İslam'la olan bağını zayıflatmak için büyük çaba harcıyorlardı. Çoğu zaman misyonerliği gizleyen "en işlevsel örtü" eğitim oluyordu. İşte bir eğitimci olarak Osmanlı topraklarına adım atan Amerikalı Mary Mills Patrick de bunlardan biriydi.
Muammer Ertem KARAKAYA Masamım başındayım, ne yazsam diyorum ne yazsam, nasıl anlatsam şairler sultanını? Onu anlatmak kolay mı? Hangi babayiğidin harcıdır onu tam anlata bilmek? Kaç kişi anlamıştır ki üstadı? Beyni fikirlerle, hayatı mücadele ile yoğrulmuş, tek davası Allah’ı aramak olan bir adam. Otuz yaşına kadar yaşadığı hayatı hayat saymayan, benim hayatım onu tanımakla başladı diyen ve tam anlamıyla kendini mukaddes davasına vakfetmiş bir sultan. Yaşarken mücadelesinden dolayı, hapislerde yatmış, ama ülkesine ve milletine asla küsmemiş, beklenen gün bir gün gelecek düşüncesiyle, kendini değil ülkesinin ve milletinin geleceğini düşünerek kendisini ülkesi ve milleti için feda etmiş, mücadelesine son sürat devam etmiş bir dava adamı. Üstat bir çile yolcusuydu, o biliyordu davasının garip ama en ulvi dava olduğunu, bundan dolayı davası için dağları devirecek bir iradeye sahipti. O kendisini Sakarya ile özdeşleştiriyor ve mısralara şöyle döküyordu;
İslâm; sözlükte; kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak, teslim etmek, vermek, barış yapmak, barış ortamına girmek anlamlarına gelir. Yanlışa ve kötüye boyun eğme şeklindeki teslimiyet İslâm’a aykırıdır. Bu tanımlardan hareketle; İslâm’ın, huzuru bozmak, terör yapmak, kaos ortamı meydana getirmek, devlet malına zarar vermek, cinayet işlemek...gibi hususlarla uzaktan ve yakından ilgisi yoktur. Durum böyle olunca Müslümanın da bu tür hareketlere girmesi düşünülemez. Eğer; “Müslümanım, inanıyorum...” deyip de; terör yapıyor, huzuru bozuyor, cinayet işliyor, kaos hasıl ediyorsa onun ne Müslümanlıkla, ne inanmakla ilgisi olabilir. Terörün ismi ne kadar İslâmi olursa olsun değişmez. Örnek; Hizbullah, el-kaide.... v.b...
|
|